Yabancı Dil Öğrenme ve Yaratıcı Drama İlişkisi

Dilbilgisi becerisi ve kelime haznesi ne kadar güçlü olursa olsun, ‘öğrenen’ kişinin dinleme, okuma, konuşma ve yazma yetenekleri ‘yaparak ve yaşayarak öğrenme’ olmadan bir şekilde eksik kalır düşüncesindeyim. Bir İngilizce öğretmeni ve yaratıcı drama lideri olarak da yabancı dil öğreniminde yeterli okuma yapmayan kişinin etkili yazamayacağına ve yeterli dinleme yapmayan kişinin de etkili konuşamayacağına inanıyorum (Telaffuz ve tonlamadan bahsetmiyorum). Akıcılık ve hız birbirinden ayrı kavramlardır.

Birçoğumuzun anadili İngilizce olmadığına, yani bebeklik ve çocukluk dönemlerimizde ‘acquisition’ güdüsüyle bu dili doğal yollarla, sürekli maruz kalarak (exposure) edinmediğimize göre çeşitli hafıza teknikleri gibi yolların yanında yaratıcı dramanın, yani yaparak ve yaşayarak öğrenmenin, “şimdi ve burada” ilkesinin çok etkili bir süreç olduğuna inanıyor ve derslerimde bu tür etkinliklere yer vermeye çalışıyorum. Bahsettiğim şeyler her yaştan insanların ‘oyun’ kavramıyla yaratarak, doğaçlayarak öğrenebilmesi. Elbette saklambaç ya da kör ebe değil bu etkinlikler. Ancak örneğin The Present Perfect gibi Türkçede tam karşılığı olmayan bir zaman çekimini tahtaya bir zaman çizelgesi çekerek, onun üstünde oklarla, çarpılarla işaretlemeler yapıp (hatta daha yakışıklı olsun diye farklı renkler kullanıp) kendini paralayan meslektaşlarımla da bunları paylaşıyorum. Onlarca grup yapma şekli var. Elon Musk’ı tanıtın öğrencilerinize. Mars’a yerleşmiş olsun bu grupladığınız öğrencileriniz. Formüller, “geçmişte başlamış, etkileri hala devam eden…” basmakalıp sözler yerine Mars’ta bugüne kadar neler yaptıklarını anlatsınlar, canlandırsınlar. Ders çıkışı bir şeyler yaratarak, onları yaşayarak öğrendiklerini düşünsünler. Yaratsınlar. İnancım bunun daha akılda kalıcı olacağıdır. Have/Has+V3 formunu herkes ezberleyebilir. Ama 3-5 güne unutabilir de.

Yaşanan, yaratılan dersler dileklerimle.

Yazar: Tümay Çokluk